“ARKAMIZDA SÜRÜKLEDİĞİMİZ UZUN ÇUVAL” – 2

Kişiliğimizde sevmediğimiz her parçamız bize düşman kesilecektir. Hatta bu parçamızın uzak bir yere gidip bize karşı isyan etmeye başlayacağını da söyleyebiliriz. Shakespeare’in krallarının deneyimledikleri pek çok felâket işte bu cümlenin içerisinde hayat bulur. “Wales”teki Hotspur Kral’a karşı isyan eder. Shakespeare’in şiir sanatı, bu içteki isyanların tehlikelerine karşı muazzam şekilde duyarlıdır. Merkezde bulunan kral her zaman tehlikededir.

Bir kaç sene önce Bali’yi ziyaret ettiğimde, eski Hindu kültürünün mitoloji aracılığı ile gölge alanları günlük hayatın içerisine getirerek hayatta kaldığını anladım. Tapınaklarda neredeyse her gün Ramayana‘dan oyunlar sergileniyordu. Gün be gün, dini yaşamın bir parçası olarak sahneye konulan korkunç oyunlara tanık oldum. Neredeyse tüm Bali evlerinin dışında taşa oyulmuş korkunç, koca dişli, öfke dolu, düşmansı figürler vardı. Bu figürler iyilik taşımıyorlardı. Maske yapan birisini ziyaret etmiştim ve dokuz ya da on yaşındaki oğlunun evin dışında oturup elindeki aletle düşmansı, kızgın bir figür yaptığına tanık olmuştum. Bu kişi agresif enerjisini bizim yaptığımız gibi futbol ya da İspanyol boğa güreşlerindeki gibi çıkartmayı amaçlamak yerine sanata döküyor: İşte ideal olan bu. Balililer savaşta şiddet dolu ve acımasız olabilirler, fakat günlük yaşantılarında bizden çok daha az şiddet dolular. Bu ne anlama geliyor olabilir? Birleşmiş Milletler’in güneyinde yaşayanlar çimlerinin üzerine demirden yapılmış küçük siyah adamlar yerleştirir, biz Kuzeyliler ise bunu huzur dolu geyikler koyarak yaparız. Duvar kağıtlarında güller olsun, masanın üzerinde Renoir olsun, hoparlörden ise John Denver yükselsin isteriz. Sonra da o kızgınlık çuvaldan kaçar ve herkese saldırır.

Bali ve Amerikan kültürlerindeki zıtlığı bırakıp devam edeceğiz. Şimdi gölge enerjiler ve hareketli resim projektörü hakkında konuşmak istiyorum. Bazı parçalarımızı minyatür hale getirdiğimizi, kağıt gibi basıp onları karanlıkta durabilecekleri bir kutunun içerisine koyduğumuzu farz edelim. Sonra bir gece -her zaman gecedir- şekiller yeniden canlanır, büyür ve biz de gözlerimizi onlardan alamaz hale geliriz. Gece şehrin dışında araba sürmekteyizdir ve bir adam ve kadının açık havada büyük bir sinema ekranında olduklarını görürüz. Bir kutusunun içerisine rulo yapılarak konulmuş olan bazı figürler sürekli karanlıkta tutulmuş ve yer yer “gelişmiş” bir halde, gün içerisinde, ince gri bir film üzerindeki basit soluk görüntüler olarak varlıklarını sürdürürler. Kafamızın arkasından ışık tutulduğundaysa bu hayalete benzeyen imgeler önümüzdeki duvara yansırlar. Sigara yakar, başkalarını silahlarla korkuturlar. Psişelerimiz doğal projeksiyon makineleridir: Bir kutu içerisinde tuttuğumuz görüntüler bir film rulosu gibi sarılıyken dahi dışarı yansıyabilirler ve biz bu görüntüleri ya başkaları için veya başkalarının üzerine yansıtırız. Bir adam, yirmi sene boyunca kutunun içerisinde saklanmış öfkesini bir gece karısının suratında görebilir. Bir kadın ise her gece eşinin suratında bir kahraman görürken bir gece bir tiranla karşılaşabilir. Bir Bebek Evi‘ndeki Nora bu iki imgeyi dönüşümlü olarak gördü.

Sonraki gün bir kaç eski günlüğümü buldum ve rastgele birini aldım. 1956 yılına aitti. O sene, reklamcıların doğasını anlatan bir şiir yazmaya çabalıyordum. O dönem Midas’ın hikayesinin benim ruh halim için çok önemli olduğunu hatırlıyorum. Midas’ın dokunduğu her şey altına dönüşüyordu. Ben de şiirimde, bir reklamcının dokunduğu her canlı varlığın bir tür paraya dönüştüğünü ve reklamcılarının bu yüzden aç ruhları olduğunu yazdım. Bildiğim reklamcıları aklımda tutarken aynı zamanda da kendi saklı bölgemden onlara saldırarak gayet iyi vakit geçiriyordum. Eski şiirleri okurken, o esnada oynattığım filmi fark edince şok oldum. Onları yazdığım o zaman ile şimdiki zaman arasında, beni gerçek besinden alı koyan böylesi bir yeme biçimiyle yıllarımı nasıl geçirdiğimi fark edecektim. Bir arkadaşım, ya da bir kadın veya çocuk, bana yemem için ne verirse versin, onu ağzıma götürürken metale dönüşüyordu. Bu net mi? Hiç kimse metali içemez ya da yiyemez. Yani Midas benim için iyi bir imgeydi. Fakat, içimdeki Midas’ı gösteren film kutusunun içerisinde rulo halde duruyordu. Reklamcılar, kötü ya da aptal, gecenin bir yarısı geniş sinema perdesinin üzerinde beliriyorlardı ve ben de doğal olarak etkileniyordum. Bir ya da iki sene sonra J. P. Morgan’ın Yükselişi için Şiirler[1] isimli bir kitabı bir araya getirdim. Bu kitabın içerisindeki her şiiri, dergi ya da gazetelerdeki utanç dolu reklamlar hakkında yazmıştım. Kendi alanında güçlü bir kitap. Kimse yayınlamazdı, ama sorun yok. Zaten çoğunlukla projeksiyondu. O zaman yazdığım bir şiiri okuyacağım size. İsmi “Huzursuzluk”.

Garip bir huzursuzluk asılı kalır ülkenin üzerine:

Bu son danstır, Morgan’ın denizlerinin vahşi çalkalanışıdır.

Ganimetlerin bölünmesi. Bir bitkinlik hali

Girer bedenin elmasları içerisinden.

Lisede başlar patlama, çocuk kısmen öldürülür;

Arbede sona erdiğinde ve toprak ve deniz mahvedildiğindeyse,

İki suret yükselir içimizde ve uzaklaşırlar.

Fakat babun ıslık çalar ölümün kıyılarında-

Tırmanır ve düşer, fırlatır ceviz ve taşları,

Hoplayıp zıplar ağacın etrafında

Ki bu ağacın dalları soğuğu barındırır,

Ve dönen gezegenleri ve kara güneşi,

Böceklerin çığlıklarını ve minik köleleri

Kabuğunun zindanlarında.

Charlemagne, adalarına yaklaşıyoruz!

(Bu kıtada biraz mübalağa yapmaya başlıyorum.)

Şimdi dönüyoruz karlı ağaçlara,

Ve karanlığın derinliği karda gömülü,

     tüm gece boyu yol aldığınız

Kaskatı ellerle; şimdiyse karanlık çöküyor

O içerisinde uyuduğumuz ve uyandığımız -bir karanlık

Hırsızların tir tir titredikleri ve aklını yitirenlerin kara susadıkları,

Bankacıların kara taşlarla gömülmeyi hayal ettikleri,

Ve iş adamlarının uyku zindanlarında diz üstü çöktükleri.

Beş yıl kadar önce bu şiirden şüphe etmeye başladım. Neden özellikle bankacılar ve iş adamları seçilmişti? Eğer “bankacı” yerine başka bir kelime kullansaydım bu ne olurdu? “İyi planlayan kişi.” Ben iyi planlama yapardım. “İş adamı”nın yerine ne kullanabilirdim? “Sert suratlı kimse.” Aynaya baktım. Size bu dizenin yeniden yazdığım, şimdiki halini okuyacağım:

… bir karanlık

Hırsızların tir tir titredikleri ve aklını yitirenlerin kara susadıkları,

İyi planlayanların kara taşlarla gömülmeyi hayal ettikleri,

Ve sert suratlı adamların uyku zindanlarında diz üstü çöktükleri.

Şimdi bir partiye gittiğimde ve bir iş adamıyla tanıştığımda eskisinden çok daha farklı hissediyorum. Bir adama “Ne iş yapıyorsun?” diyorum ve o da “Borsacıyım,” diyor. Bunu neredeyse özür dileyerek, sıkılarak söylüyor. Kendi kendime “Şuna bir bak: Derinliklerimde olan bir parçam tam karşımda duruyor,” diyorum. Onu kucaklamak istiyorum. Tabi ki her borsacıyı değil.

Fakat projeksiyon aynı zamanda da harika bir şey. Marie Louise von Franz bir yerlerde ifade etmişti. “Neden projeksiyonun kötü olduğunu düşünüyoruz ki? ‘Projekte ediyorsun’ cümlesi Jungçular arasında bir suçlama halini aldı. Bazen projeksiyon faydalıdır ve doğru olandır.” İfadesi zekice. Neredeyse ölecek kadar aç olduğumun farkındaydım, ama yine de sahip olduğum bilgi, o çuvaldan çıkıp bilincime doğru hareket edemedi. Önce dışarıya, dünyaya çıkmak zorundaydı. “Reklamcılar ne kadar da şeytanî,” diyordum kendime. Marie Louis von Franz, eğer projekte etmezsek (yansıtmazsak) dünyayla hiç bir şekilde bağlantı kuramayacağımızı hatırlatıyordu bize. Kadınlar bazen bir erkeğin kendi ideal dişil yanını alıp onu bir kadına yansıttığından şikayet ediyorlar. Fakat eğer bunu yapmazlarsa, bu adamlar kendi annelerinin evinden ya da bekar odalarından dışarıya nasıl çıkacaklar? Konu, yansıtıyor olmamız değil, bu projeksiyonları dışarıda ne kadar uzun süre tuttuğumuz. Kişisel temas olmadan yapılan projeksiyon tehlikelidir. Binlerce, hatta milyonlarca Amerikalı erkek kendi içlerindeki dişili Marilyn Monroe’ya yansıttı. Eğer bir milyon erkek bunu yaparsa ve bu projeksiyonu dışarıda bırakırsa, o kadının ölmesi çok olasıdır. O öldü. Kişisel temas olmaksızın yapılan projeksiyonlar, projeksiyonu alan kişiye zarar verebilir. Marilyn Monroe’nun bu projeksiyonları kendi güç özleminin bir parçası olarak çağırdığını da ayrıca söylemek durumundayız. Bu durumu muhtemelen çocukluğundaki kurban rolü hikayesine dayanıyor olmalı. Projeksiyon ve bu projeksiyonu yeniden hayata çağırmak kabile kültürlerinde yüz yüze, çok büyük bir hassasiyetle yapılırdı. Fakat bu, kitle iletişim araçlarının çıkmasıyla birlikte yok oldu. Psişenin ekonomisine bakarsak, Monroe’nun ölümü kaçınılmazdı, hatta doğruydu. Hiç bir insan evladı bu kadar çok projeksiyonu -yani bilinçsizliği- taşıyamaz ve hayatını devam ettiremez. Bu nedenle de her bireyin kendi projeksiyonunu sahiplenmesi son derece elzemdir.

Peki neden kendimizden bu kadar veriyor ya da o çuvala tıkıyoruz? Neden o kadar gençken yapıyoruz bunu? Ve o kadar çok öfkeyi, doğallığı, açlığı, heyecanı, çekici olmayan ve asî kısmımızı reddediyorsak nasıl yaşayacağız? Bizi bir arada tutan ne? Alice Miller, Çocukluğun Mahkumları[2] kitabında bu konudan bahsediyor.

İşte dram bunun ta kendisi. “Tanrısal güzelliğin bulutlarını yayarak” doğuyor, kainatın en uzak yerlerinden geliyoruz ve kendi memeli mirasımızın son derece iyi korunmuş alışkanlıklarını da kendimizle birlikte getirdik: 150.000 yıldır mükemmel şekilde korunmuş olan doğallığımızı, 5.000 yıl süren kabile yaşamımızdan beri iyi şekilde korunmuş öfkelerimizi -yani kısacası, 360-derece yayılan ışıltımızla geldik- ve bunu, ebeveynlerimize hediye ettik. Ve onlar bu hediyeyi istemediler. Onlar iyi bir kız ya da iyi bir oğlan istediler. İşte bu, dramın ilk ifade bulmuş halidir. Bu, ebeveynlerimizin günahkar olduğu anlamına gelmiyor; onlar bize bir şeyden dolayı ihtiyaç duydular. Annemin, ikinci nesil bir göçmen olarak, ailenin çok daha şık görünmesi için erkek kardeşime ve bana ihtiyacı vardı. Biz de çocuklarımıza aynısını yaptık; bu, bu gezegendeki yaşamın bir parçası. Ebeveynlerimiz, biz daha konuşmadan önce bizi reddettiler. Böylece bu reddedilişin yarattığı öfke muhtemelen konuşma öncesi oluşan bir yerlerde saklanmış durumda.

Miller’ın kitabını okuduğumda üç hafta boyunca depresyona girmiştim. Yok olup giden onca şey vardı ve bununla ilgili ne yapabilirdik? Ebeveynlerimizin kabul edebileceği bir kişilik geliştirebilirdik. Alice Miller, bizim kendimize ihanet ettiğimizden bahseder, fakat şöyle der: “Bunun için kendinizi suçlamayın. Başka yapabileceğiniz bir şey yoktu.” Eski zamanlarda ailelerine karşı çıkan çocuklar muhtemelen ölüme terk ediliyorlardı. Biz de, çocukken, durumların gerektirdiği şekilde tek mantıklı şeyi yaptık. Miller, bu duruma gösterilebilecek tek tutumun yas tutmak olduğunu söyler.

Hadi şimdi de farklı çuvallardan bahsedelim. Kendi çuvalımıza pek çok şey tıktığımızda sonuçta çok az enerjimiz kalır. Çuval ne kadar büyükse enerji de o kadar az olur. Bazı insanlar doğal bir şekilde daha çok enerjiye sahiptirler. Oysa ki hepimiz kullanabileceğimizden daha çok enerjiye sahibizdir. Peki bu enerji nereye gider? Çocukken cinselliği bu çuvala koyarsak sonuçta cinselliğimizle birlikte çok da enerji kaybetmiş oluruz. Bir kadın kendi eril enerjisini bu çuvala koyarsa, ya da sarıp kutuya koyarsa, onunla beraber çok fazla enerji de kaybolur gider. O zaman çuvalımızı, şu anda kullanamadığımız bir enerjiyi barındıran bir şey olarak ele alabiliriz. Yaratıcı olmadığımızı düşünüyorsak, bu demek oluyor ki yaratıcılığımızı aldık ve çuvala tıktık. “Yaratıcı değilim,” de ne demek? Bunu diyen biri “Bırak ustalar yapsın” da demez mi? İşte bazı insanlar böyle diyor. Seyirci, şehir dışından gelecek bir şair istiyor. Seyircilerin her biri kendi şiirini yazıyor olmalı.

Bireysel çuvaldan bahsettik, fakat bununla birlikte her kasaba ya da topluluğun da bir çuvalı vardır. Minnesota’da küçük bir çiftlik kasabasında yıllarca yaşadım. Kasabadaki herkesin çuvalında aynı şeylerin olması beklenirdi; küçük bir Yunan kasabasında bu çuvalın içerisinde muhtemelen farklı şeyler olurdu. Sanki tüm kasaba, kolektif bir psişe kararıyla, belirli şeyleri çuvala tıkar ve hiç kimsenin bu şeyleri dışarı çıkarmasına izin vermez. Şehirler bu açıdan bizim kişisel süreçlerimizle ters düşerler, bu nedenle de şehirlerde yaşamak doğada yaşamaktan çok daha tehlikelidir. Diğer yandan da, küçük bir kasabada yaşayan birinin hissettiği şiddet dolu kin duygusu, projeksiyonların nereye gittiğini görmemize yardım eder. Jung topluluğunun da, aynı bu kasaba gibi, kendi çuvalı vardır ve bu topluluk, genellikle Jungçuların kabalığı ve para sevgisini bu çuvala tıktıklarını söyler; ve Freud topluluğu ise Freud’u takip edenlerin dini yaşamı bu çuvala tıktıklarında ısrar ederler.

Bir de ulusal çuval vardır ve bizim çuvalımız (Amerika) oldukça uzundur. Rusya ve Çin’in göze çarpan eksiklikleri vardır, fakat bir Amerikan vatandaşı ulusal çuvalımızda olanlara bakmaya meraklıdır ve yetkili biri Rusya’yı eleştirirken dikkat kesilerek dinleyebilir. Reagan’ın dediği gibi, biz aristokratız (noble); diğer ulusların ise imparatorlukları var. Diğer uluslar yok olan liderliklere göğüs gererler, azınlıklara acımasızca davranırlar, gençlerinin beyinlerini yıkarlar ve anlaşmaları bozarlar. Bir Rus, Birleşmiş Milletler hakkında yazılmış olan Pravda makalesini okuyarak kendi çuvalıyla ilgili çok şey öğrenebilir. Bizler, gölgeler ağıyla uğraşıyoruz: Her iki tarafça da yansıtılan gölgeler örüntüsüyle. Ve bu yansıtmalar havada bir yerde buluşuyorlar. Bu metaforla yeni bir şey söylemiyorum aslında, fakat kişisel gölge, kasabaların gölgesi ve ulusal gölge arasındaki ayrımı netleştirmek istiyorum.

Burada üç metafor kullandım: çuval, film kutusu ve projeksiyon. Kutu ya da çuval kapalı olduğundan ve görüntüler karanlıkta kaldığından dolayı, çuvalımızın içindekileri sadece dışarıya, dünyaya safça -hadi safça diyelim- fırlatarak görebiliriz. Böylece örümcekler kötü, yılanlar aldatıcı, keçilerse seks düşkünü olurlar; erkekler düz, kadınlar zayıf, Ruslar prensipsiz olur ve Çinlilerle birbirine benzer. Ama yine de bu pahalı, zarar verici, amaçsız ve doğru olmayan çamur-atma yolu sayesinde karganın ayakları altında bulduğu çamurla tam olarak temas edebiliriz.

 

Robert Bly – “İnsan Gölgesi Üzerine Küçük bir Kitap”

(Orijinal isim: “A Little Book on the Human Shadow”)

Türkçe Çeviri © Didem Çivici 2018

 

[1] Poems for the Ascension of J. P. Morgan

[2] Prisoners of Childhood

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: