Gölge 401: Öfke

road-rage

Eğitim sürecimiz boyunca ailemizden, okuldan ve toplumdan pek çok şey öğrendik. Duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı yok saymayı, bastırmayı ve hallerimizle “başa çıkmayı” öğrendik. Dışarıdan aldığımız mesajlar ise genelde şu mesajı veriyordu:

“Duygulara değil gerçeğe odaklan; hissetmezsen hayat daha kolay.”  

Duygularımızı ve altında yatan ihtiyaçlarımız ziyaret etmediğimizde hayatla başa çıkmak gerçekten de daha kolaydı ya da biz öyle sandık. Sonradan anlayacaktık içimizde kaynayan bir volkanın oluştuğunu.

Kabul edilemez görünen ve toplumda onay görmeyen duyguların belki de en başında ÖFKE geliyor. “Öfkeyle kalkan zararla oturur,” diye bir atasözümüz var. Mesaj çok net. Öfke, istemediğimiz bir duygu.

Dr. Harriet Lerner “Öfke Dansı” kitabında şöyle diyor:

“Öfkeli olma olasılığımızın bile başkalarının bizi reddetmesine ya da onaylamamasına yettiği göz önüne alınırsa, öfkeli olduğumuzu itiraf etmek bir yana, bunu bilmemizin bile bizim için bu kadar güç olmasında şaşılacak bir şey yok.”

Öfkelenmek, utanmak, korkmak: Bu üç duygu özellikle bizim hayatımız boyunca gölgeye attığımız duygular olabilir ve biz onlarla nasıl temas edeceğimizi bilmiyoruz. Öfke ile başa çıkma yollarımız var. Öfkeyi kontrol etme yöntemlerimiz var. Ben öfkenin kontrol edilebilecek bir şey değil, anlaşılacak ve bağlantı kurulacak bir duygu olduğunu düşünüyorum. Öfke duyduğumda zarar vermek zorunda değilim. Zarar verme ya da dışlanma korkusuyla da öfke duymamam gerektiğine inanmıyorum.

Dr. Lerner, aynı kitabında öfke ile ilgili daha kapsamlı bir ifadede bulunmuş:

“Öfke, haklı ya da haksız, anlamlı ya da yararsız değildir. Öfke sadece vardır. O, hissettiğimiz bir şeydir. Her zaman bir nedeni vardır ve ilgi görmeyi hak eder.”

Sanıyorum ki burada asıl sorulası soru şu:

“Öfkemi, kendimi güçsüz ve çaresiz hissetmeme yol açmadan nasıl ifade edebilirim? Öfkelendiğimde durumumu savunuya ya da saldırıya geçmeden ifade etmeyi nasıl öğrenebilirim?” [1]

Öfke, utanç ya da suçluluk: Bunlar çok derin ihtiyaçlarımızın alarm sistemleri gibi çalışıyor sanki. Bu duyguların, karşılanmayan ihtiyaçlarımızı işaret eden kıymetli duygular olduklarını düşünüyorum. Özellikle bu üç duygunun, değerlerimizi yitirdiğimizde, sınırlarımızı belirleyemediğimizde, yaşam alanımız ve değerlerimiz ihlal edildiğinde, özerkliğimizi kaybettiğimizde, yani bir şeyler ters gittiğinde yanıp sönen uyarı lambaları gibi olduklarını düşünüyorum. Hayatımız için böylesine güçlü ihtiyaçları işaret eden bu duyguların da bizim için çok kıymetli rehberler olduğu kanısındayım. Bu nedenle üzerine eğilinesi, derinlemesine çalışılası, dikkatle kucaklanası…

Peki öfke ile bağlantı kurabilir miyim? Bunu nasıl yapabilirim?

Evet kurabiliriz. Bunun için benim hali hazırda öğrenmekte olduğum, âlet çantama kattığım değerli araçlarım var. Bu araçların başında Şiddetsiz İletişim (Şİ) geliyor, yani kendi ifademle diyebilirim ki EMPATİ GÜCÜM. Şİ yöntemi ile dört adımda çalışmayı ve kendimi anlamayı sağlıyorum. Gözlemleyerek, duygularımı fark ederek, ihtiyaçlarımı belirleyerek ve bir rica/strateji oluşturarak sürecin şeffaflaşmasını sağlayabiliyorum. Bu sayede, ortaya çıkan duygularımla savrulmak yerine kendimle derin bağlantı kurmuş bir halde önümü daha net görebiliyorum. Konuyu öfke üzerinden anlatmam gerekirse: Bir olayı ele alarak bedenimi de gözlemleyerek duygularımı fark ediyor (burada örnek olarak öfke) ve öfkemin nasıl bir ihtiyaçla bağlantılı olduğuna dair bulguları takip ediyorum. Bu nokta, kendimi “anladığım” nokta. Misal, öfkemin aslında istemeden verdiğim bir söz olduğunu fark ettiğimde yavaşlayabiliyor ve süreci baştan sona kadar sakinlikle ele alabiliyorum. Amacım durumu çözmek yerine “anlayış ve empati” getirmek oluyor, yani süreci kavramak ve görünenin ardındaki gerçek sahne ile bağlantı kurabilmek. Bu sayede ihtiyacımla bağlantı kurduğumda kendiliğinden bir rica ortaya çıkabiliyor: Kendime bir rica sunabiliyorum ya da başkasına bir rica sunuyorum. Bu noktada eklemek istediğim benim için kıymetli bir konu daha var. Şİ sürecimde öğrendiğim bir şey varsa o da çözüme odaklanmak yerine sürece, yani OLANa/DUYGUma odaklanarak BAĞLANTI KURMAK. Bağlantı kurduğumda (kendimle ya da başkasıyla) çözüm kendiliğinden geliyor. Örneğin, verdiğim sözü hangi ihtiyaçlarla verdiğimi anlayabilirsem ve bu karar beni huzursuz ediyorsa, o anki sözümü hangi ihtiyaçlarımı karşılamak için verdiğimi keşfedebilirsem, bir sonraki sefer aynı ihtiyaçlarımı karşılayabilmek için BAŞKA STRATEJİLER geliştirebilir ve diğer ihtiyaçlarımı da yok saymadan kendimi gözetebilirim.

Şİ sürecini desteklediğini düşündüğüm ve uzun süredir yaşamımda pratik olarak kattığım diğer bir konu ise beden farkındalığı. Bedenin, duygular zihnimize henüz ulaşamadan onları ifade eden güçlü bir araç olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman “kronik” dediğimiz pek çok ağrı ya da gerginlik, uzun zamandır farkına varmadığımız duygu ve dolaylı olarak da ihtiyaçlarımızın birer ifadesi olabiliyor. Çoğu zaman duyguları fark etmeden önce bedendeki yansımalarını fark edebiliyoruz aslında, ama sadece dikkatimizi vermiyoruz. Oysa ki beden farkındalığını, yani hangi duygu çıka geldiğinde bedenimizde nerede ne oluyor fark edebildiğimizde önümüzde çok detaylı ve kıymetli bir yol haritası çiziliyor. Bu nedenle bedenimle işbirliği yapmayı kıymetli ve faydalı buluyorum.

Akademi’de fizik bedenimizin “feminen öz” taşıdığını söyleriz. Fizik bedenimizi “hayvan” bedenimiz olarak ele alırız. Güdüleri olan, kendi içinde bütün olan, refleksle hareket eden bir hayvan beden. Doğrudan alan ve veren bir varlık. Duygu bedenimiz ve fizik bedenimiz, aynı mental, yani zihin bedenimiz gibi bir eğitim görür, terbiye alır. Bizler yetişkin (!) olana dek nasıl hareket etmemiz gerektiğini, nasıl düşünmemiz gerektiğini ve ne hissetmemiz gerektiğini öğreniriz. Sonra da zihinsel, fiziksel ve duygusal olarak yorgun, bitkin ve tükenmiş insanlar haline geliriz. Ups! Pardon! Aslında daha sağlıklı ve “yetişkin” olmamız beklenmişti, öyle değil mi! 🙂

Ben diyorum ki, hayvan bedenimizle ve duygu bedenimizle sağlıklı bir ilişki kurmadığımız sürece dünya ile, “dışarısı” ile kaliteli ve sağlıklı bir iletişim kurmamız olanaksız. Bu sadece spor yapmak, kas geliştirmek ya da zayıf (!) olmak anlamına gelmiyor! Bedenimle bağlantı kurabilmek, duygu ve bedenim arasındaki iletişimi fark etmek ve bu alanda uzmanlaşmaktan bahsediyorum. Bunun için benim bu alandaki davetim şudur:

Karanlıkta ilerleyerek hayvan bedenimle tanışabilir, hikayelerini dinleyebilir ve onunla derin bir bağlantı kurabilir miyim?

Hayvan bedenimle, yani et bedenimle temas kurmak aynı zamanda doğanın Yaşam-Ölüm-Yaşam döngüsüyle de temasa geçmek demek. Bedenimin çürümekte olduğunu anlamak, doğa döngülerinin armağanlarına ve hayatın kutlamalarına ve yaslarına açılabilmek demek. Ben bu yolculuğa çıkmak için fizik bedenimle temas kurmayı seçiyorum ve bunu anlatıyorum. Yolculuğumun başlangıç noktası pelvis: Köküm. Burası bana alan tutan yer. Düşüncelerime ve duygularıma, olmakta olana alan açabilecek, beni tüm mevcudiyetiyle dinleyecek biri varsa o da benim diyorum:

Kendi alanımda güçlü ve merkezimde olabilir miyim? Önce ben kendime alan açmayı ve bu alanı tutmayı öğreniyorum.

Hoşlanmadığım bir şey olduğunda kapanmak yerine nasıl açılabilirim, yaşama nasıl açılabilirim, duygularımı nasıl anlayabilirim ve duygularımın benim hayatımı istemediğim şekilde yönlendirmeleri yerine bana katkı sağlayacakları şekilde nasıl dinleyebilir ve anlayabilirim?

Ben tüm bu duygular ve hikayelerle, tüm bu travmalar ve tetiklenmelerle ne yapabilirim?

Öfkem bana ne söylüyor?

Utançlarım ve korkularımın hikayeleri bana ne fayda sağlayabilir?

Kendimi ve başkalarını suçlamak yerine bu suçlamaların bana sunabilecekleriyle hayatımı zenginleştirebilir miyim?

Bizler derinleşmek istiyoruz ancak derinleşemiyoruz. Derinlik korkutuyor çünkü.

Derinlikte nasıl nefes alırım?

Kendimi kaybetmemeyi nasıl başarabilirim?

Nasıl merkezimde kalırım?

Kendimden ödün vermeden, kendimi gözeterek nasıl nefes alırım?

Önce yavaşlayarak, alan açmayı, dinlemeyi öğrenerek, hikayelerimi yargılamadan, suçlamadan görerek, “erk”imi, vahşi özümü güçlendirerek.

Bizler kendi bedenlerimiz içerisinde güvende hissetmemeyi öğrendik. Kendi içimizde sürekli konuşan bir yargıç var. Hânemde, bedenimde, kendi içimde sürekli suçlanıyor, utandırılıyor ve korkutuluyorsam ben nasıl güvende hissedebilirim ki? Gevşeyemememizin, sürekli olarak gergin olmamızın nedeni bu olabilir mi? Bana bu güveni sağlayacak olan benim kendi eril özüm. Bu alan, yuvam ve bizim asıl ihtiyacımız, kökte, rahimde, pelviste mevcut olmak ve güvende hissetmek.

Dünya’da güvende hissedebilmek için önce ben kendi bedenim içerisinde güvende hissedeceğim.

Bir kaos, terör olayı, bir bomba… ayrılık, ölüm ya da bir hazeyan.
Kendine dön ve köklerini, pelvisini, merkezini hisset, önce kendinle bağlantı kur. Kendime ve dışarıya güven verecek yer burası, o yer benim.

Güvende hissetmediğimde kendime şu soruları sorarım:

Hayatımda ben kendi ihtiyaçlarımı nasıl göz ardı ediyor ya da yok sayıyorum?

Hissetmemem gerektiğini düşündüğüm duygular neler?

Ne zamanlar utanç yaşıyor, geri çekiliyor ve ifadelerimi saklıyorum?

Bu soruların cevapları beni kendi hikayeme götürüyor. Kendi hayat hikayemde ben hangi korku, utanç ve suçluluk dürtüleriyle yönleniyorum? Bu soru çok önemli diye düşünüyorum. Zira utanç, korku ve suçluluk duygularıyla aldığım kararların öncelikle benim kendimle olan bağlantımı kopardığını düşünüyorum. Bu sayede de yalnız, kopuk ve dışlanmış hissedebiliyorum ya da böyle bir kararın aslında kalbime ve yaşamıma istediğim şekilde, sevgi dolu bir hizmette bulunmayacağını düşünüyorum.

Aslında bir bakıyorum ki bu duygular benim yaşamımı yönetiyor. Ve özgürleşmemi, kalp açıklığımı engelliyorlar. Ben utandığımda kapanıyorum, korktuğumda kapanıyorum, suçladığımda kapanıyorum; yani BAĞLANTIm kesiliyor! “Bu böyledir! Bunlar kabul edilemez!” dediğim anda hayat çok kısıtlayıcı benim için, o ân kendi yargılarım dışındaki her şeye kapandığım, her şeyi reddettiğim ân. Kendimi yalnız ve kopuk bıraktığım ân. Bu duruşum karşımdaki insan ile bağ kurmamı engelliyor.

İşte bu bağlantı kopukluğu bizim dişil özümüzü yaralayan belki de en büyük etken. Çünkü dişil öz “bağlantı” demektir, bağ kurmayı amaçlar. Ve hatırlamamızın yararlı olduğunu düşündüğüm bir şey varsa o da bizlerin iç içe bağlarla bağlı olduğumuz. Bütün doğa ve dünyadaki her şey birbirine bağlı ve sürekli etkileşim içerisinde Buna “ekoloji” diyoruz. Bizim doğa eklojimiz var, insan ekolojimiz var, kadın ve erkek ekolojimiz var, ilişki ekolojimiz var.

Büyük ormanlarda, köklerinde incecik mantar ağlarıyla haberleşen ağaçlar gibiyiz sanki. Çoğunlukla fark edemediğimiz, görünmeyen bir ağ ile bağlıyız birbirimize ve her yargıladığımızda, her projeksiyonda o ağlar tahrip oluyor sanki. Benim o ân yaptığım şey aslında yaşamı kesmek diye düşünüyorum. Olası bir bağlantıyı, olası bir yaşamı yok ediyorum. Bundan daha büyük bir zulüm var mı bilemiyorum… Dünya üzerinde yaşanan işkence, katliam ve kıyımlara gelene kadar biz en büyük ölümü burada, kendi içimizde yaşıyoruz. Suçladığım, yargıladığım her ân kendi yaşam kaynağımı, bağlarımı, kalbimle olan bağı kesiyorum. Kendi kendimi sabote ediyorum. Tabii ki bunları kötü niyetle yapmıyorum… ah o hikayelerim, korkularım, utançlarım, suçluluk duygularım.

Oysa ki bağlantımı güçlendirmek adına yavaşladığımda, bağ kurmak için bir adım attığımda bir şey oluyor: Duygularıma alan tutabildiğimde şefkat doğuyor. Merhamet doğuyor. Bu bağlantıyı kurduğumda etrafımdaki her varlığa da merhamet ve şefkat duyabilmeye başlıyorum.

İşten 5 dakika geç geldim. Karım bana bas bas bağırıyor. Öyle bir öfkeyle karşılaşıyorum ki kavrayamıyorum ne olduğunu. Ben de öfkeleniyorum ve aslında üzülüyorum. Çaresiz hissediyorum ya da korkuyorum. Bağırmaya başlıyorum. Peki burada ne oluyor?

Baş edemediğimiz yaralar var. Kendi hikayesinde böyle bir durumu ne zaman yaşadığını hatırlamayan ve bu konuyla bağlantısını fark etmeyen bir kadın var. 6 yaşındayken anne babasıyla gezmeye çıkmış, anne ve babasının orada olmadığını düşünüp bir kaç dakikalığına “kaybolduğunu” düşünmüş olan bir kız çocuğu var bu kadının içerisinde. Eşi eve geç geldiğinde bu hikayenin, bu travmanın canlandığının farkında dahi değil. Görülmemiş ve duyulmamış bir acı kendisini ona kaybetme korkusuyla sunuyor.

Peki ya adamda ne oluyor? Çocukluğunda annesinin yoğun duygularına maruz kalmış, orada olmayan, eve nadiren uğrayan babasının yerini almaya çalışmış bir çocuk… Annesinin acısıyla bağlantı kuramadığı gibi onu nasıl sakinleştireceğini de bilememiş ve onu her daim kurtarmaya (!) çalışmış. İçten içe biriken duygusu ise öfke. “Bu benim sorumluluğum değil, bu senin hikayen!” diyememiş. Şimdi ise karısının hiddeti karşısında hem şaşkın, hem öfkeli.

Peki ne olacak?

Hikayelerini keşfedemedikleri, kendileri ile bağlantıya geçemedikleri, geçmiş yaralarını saramadıkları, travmaya uğrayan o çocuk hallerini kucaklayamadıkları ve birlikte kalbî bir merakla ve şefkatle ve merhametle bu ilişkide nefes alamadıkları sürece muhtemelen bu öfke katlanarak devam edecek.

Bu yaşamın içerisinde şefkatle durabilmeyi öğreneceğiz ve bu şefkat benim önce kendimi duymamla ve görmemle gerçekleşecek. Önce ben kendime bu alanı sağlayacağım. Kendimle bağlantı kurabildiğimde, işte o zaman kendime şefkat ve dünyaya şefkat, kendime barış ve dünyaya barış sunabilirim.

 

Didem Çivici

Wild Woman Academy Kurucusu ve Eğitmeni

 

Şiddetsiz İletişim yolculuğumda beni destekleyen, bana ilham veren, yaşamımı zenginleştirmeme, derinleştirmeme ve keyif dolu bir alana dönüştürmeme katkı sağlayan sevgili eğitmenlerim ve dostlarım Vivet Alevi, Deniz Spatar, Judy Saruhan, Şükrü Bozkurt ve Özgen Saatçılar’a kalpten teşekkürler. Detaylı bilgi için > Şiddetsiz İletişim Türkiye fb sayfası: https://www.facebook.com/groups/239161648963

(Bu makâle, 2017 Temmuz ayında gerçekleşen “Vahşi Kadın’ın Yolculuğu: Karanlığın Bilgeliği” inzivasındaki ses kayıtlarından yararlanılarak oluşturulmuştur. Ses kayıtlarının deşifre ederek Akademi’ye katkıda bulunan Melek Özüm Öztürk’e teşekkür ederiz.)

[1] Dr. Harriet Lerner, “Öfke Dansı”, Varlık Yayınları.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: